Wednesday, October 31, 2007

"Hiç ölümü düşündün mü?" dedi.

İrkildim. Bilmiyordum. Özellikle düşünmüş olmasam da elbet bir şeyler geçmişti aklımdan ölüm hakkında. Doğum nasıl hayatın bir parçasıysa ölüm de öyleydi işte. Kanıksamıştık artık her gün duyduğumuz ölüm haberlerini. Üstelik sıradan ölümler de değildi onlar. Bombalarla paramparça olan vücutlar günlük hayatın olağan bir öğesi oluvermişti. Aslına bakarsak kötü şeyleri düşünmek de istemiyordum. Değiştiremeyeceğim bir şey hakkında düşünüp çözümsüzlük içinde kaybolmak, kendimi karanlıkların içine gömmek istemiyordum.

Ertesi gün yere yığılmış bir adam gördüm yolun ortasında. Kalabalık, yardımseverlik süsü verilmiş yoğun bir merakla sarmıştı adamın etrafını. Belki de ölümün neye benzediğini görmek, başlarına geleceği bilmek için üşüşüyorlardı adamın başına.

Sonraki gün Erdal İnönü'nün ölüm haberini alınca yutkundum. Yine ölümü düşündüm. Bir anda kendimi saçma sapan bir düşüncenin içinde buluverdim: Erdal İnönü'yle doğum günlerimiz aynıydı, acaba ölüm günlerimiz de aynı olacak mıydı?

Değerli birini kaybetmenin verdiği hüzün, akşama doğru gelen bir diğer ölüm haberiyle dayanılmaz bir hale büründü. Lise arkadaşlarımdan birinin babası vefat etmiş. Haberi alınca boğazımda bir şeyler düğümlendi. Ne diyeceğimi bilemedim. Söz konusu ölüm olunca bir tek şey kalıyor geriye söylenecek: Başımız sağolsun.

"Evet, ölümü düşündüm. Hem de hiç istemesem de..."

No comments: