"Hiç ölümü düşündün mü?" dedi.
İrkildim. Bilmiyordum. Özellikle düşünmüş olmasam da elbet bir şeyler geçmişti aklımdan ölüm hakkında. Doğum nasıl hayatın bir parçasıysa ölüm de öyleydi işte. Kanıksamıştık artık her gün duyduğumuz ölüm haberlerini. Üstelik sıradan ölümler de değildi onlar. Bombalarla paramparça olan vücutlar günlük hayatın olağan bir öğesi oluvermişti. Aslına bakarsak kötü şeyleri düşünmek de istemiyordum. Değiştiremeyeceğim bir şey hakkında düşünüp çözümsüzlük içinde kaybolmak, kendimi karanlıkların içine gömmek istemiyordum.
Ertesi gün yere yığılmış bir adam gördüm yolun ortasında. Kalabalık, yardımseverlik süsü verilmiş yoğun bir merakla sarmıştı adamın etrafını. Belki de ölümün neye benzediğini görmek, başlarına geleceği bilmek için üşüşüyorlardı adamın başına.
Sonraki gün Erdal İnönü'nün ölüm haberini alınca yutkundum. Yine ölümü düşündüm. Bir anda kendimi saçma sapan bir düşüncenin içinde buluverdim: Erdal İnönü'yle doğum günlerimiz aynıydı, acaba ölüm günlerimiz de aynı olacak mıydı?
Değerli birini kaybetmenin verdiği hüzün, akşama doğru gelen bir diğer ölüm haberiyle dayanılmaz bir hale büründü. Lise arkadaşlarımdan birinin babası vefat etmiş. Haberi alınca boğazımda bir şeyler düğümlendi. Ne diyeceğimi bilemedim. Söz konusu ölüm olunca bir tek şey kalıyor geriye söylenecek: Başımız sağolsun.
"Evet, ölümü düşündüm. Hem de hiç istemesem de..."
Wednesday, October 31, 2007
Wednesday, October 3, 2007
Patlayan şeker!
Çocukken hafif tombiktim ben. Hergün servisten inince apartmanın karşısındaki sinekli bakkala gider abur cubur alırdım. Annem farketmesin diye asansörde hemen yer, çöpünü de asansör boşluğundan aşağı atardım. Tabi ki annemin bu durumu farketmesi uzun sürmedi. O pis bakkal için etmediği laf kalmazdı, ama yine de orası benim için apayrı bir dünyaydı. Kendi başıma gidip canımın istediğini alabildiğim tek yerdi orası. Sonra o bakkal amca öldü. Dükkan kapandı, yerine nalbur gibi bşi açıldı. Yıllar geçti ve ben büyüdükçe her tarafımızı marketler sardı. İstediğim her şeyi alabiliyordum artık, ama hiçbiri o tadı vermiyordu. Üstü bir parmak toz tutmuş rafları özlüyordum ben.. Aradan yine yıllar geçti ve marketlerde şemsiye çikolataları ve tüp çokokremleri görmeye başladım. Birkaç kere aldım, ama eski tatları yoktu. Geçen gün patlayan şekerleri rafta görünce "Tamamdır" dedim, "Aradığımı buldum!". Asansöre biner binmez paketi açtım, bir çırpıda bitirip buruşturdum. Ama artık asansör boşluğundan aşağıya atamazdım. Çünkü modernleşen hayatlarımız asansör boşluklarını kapatıyordu. Asansördeki perdenin ne kadar gereksiz olduğunu düşünürken bir şeyi farkettim. Ben aslında geçmişi değil, sadece küçük şeylerle mutlu olabilmeyi özlüyorum. Çocukluğumuzdaki gibi üzüldüğümüz şeyleri bir çırpıda unutabilmeyi istiyorum. İnsanların neden garip davrandıklarını düşünmek yerine patlayan şekerlerin nasıl patladığını düşünmek istiyorum. Ve şu an bir paket patlayan şekeri ağzıma bocalamış, düşünüyorum. Asla ama asla geçmişten ders alamıyorum..
Anneee bitti!
Anneee bitti!
Subscribe to:
Posts (Atom)
