Wednesday, November 14, 2007

Vos-fos!

Kim bilir kaç hafta önce atmışımdır bu başlığı...

Aslında başka bir şey yazmak istiyordum, ama madem öksüz kalmış bir başlık var ortada, buna kayıtsız kalmayalım...

O gün, nasıl oldu bilmiyorum ama, ehliyetimi aldıktan sonra kendime bir vosvos alıp gezme hayalim geldi aklıma. Sonra bunu diğerleri izledi: Gümüşsuyu'nda ya da Setüstü'nde -mümkünse deniz manzaralı- bir eve çıkmak, arkadaşlarla bir minibüse doluşup Türkiye'nin gizli kalmış yerlerini keşfetmek [Hatta şu eski vosvos minibüslerden olsun :)] ve en uçuğu olan sırt çantamı alıp yaklaşık bir yıl sürecek bir dünya turuna çıkmak. Biliyorum ki çok da imkansız şeyler değil bunlar. Sonuçta bir Türkiye turu olmasa da arkadaşlarımla bir minibüs kiralayıp 1-2 hafta dolaşabilirim ya da kendime pekala bir vosvos satınalabilirim. Deniz görmese de istediğim civarlarda bir eve çıkabilirim. Ama her güzel şey bazı fedakarlıkları gerektiriyor ve ne yazık ki benim yapmayı istediğim şeyler birbirlerini zincirleme etkiliyor. Herşeyden önce tüm bunları kendi paramla yapmak istiyorum. Dünyayı gezmek için biriktirdiğim parayla bir vosvos alırsam eğer; o geziyi -belki de sonsuza dek- ertelemiş olacağım. Ya da çıktığım evin masrafları o paranın birikmesini oldukça geciktirecek. Zaten belli bir yaştan sonra da o geziyi yapmamı engelleyecek bir sürü faktör doğacak. Daha işin maddi fedakarlık boyutu bu durumdayken gerisini siz düşünün. Bu yüzden en çok yapmak istediğim şeye, dünya turuna, odakladım kendimi. Henüz sorumluluklarım minimumda ve içimdeki tutku maksimumdayken önümüzdeki 5 sene içinde yaptım yaptım bu yolculuğu... Yoksa bir daha böyle bir fırsatı yakalamam imkansız.

Bunlar aklımdan geçenlerin sadece bir bölümü. O kadar çok şey var ki... Tüm bu düşünce bulutcuklarının çarpışmasıyla oluşan sağnağın ortasında bulunca kendimi, aklımdan geçenleri kelimelere dökmekten korkup kaçmışım besbelli.

İşte bu şekilde "Büyük balık küçük balığı yutar" konseptine paralel olarak büyük hayallerimin küçük hayallerimi yok ettiğini bir kez daha keşfettim. Her ne kadar küçük şeylerle mutlu olabilen biri olsam da bu dünya gezisi konusuna oldukça farklı bakıyorum. Bu yüzden büyük balığın uğruna küçük balıkları birer birer feda etsem de bazen ya büyük balığı da kaçırırsam düşüncesi aklıma takılıveriyor. İşte o zaman böyle binbir türlü şey geçiyor kafamdan.

Çok fos bir yazı oldu, ama zaten fos olan hayaller de anca böyle fos bir yazıyla anlatılabilirdi :P

Ayrıca asıl yazmak istediğim şeyi yazacak zamanım da kalmadı. Onun da başlığını draft olarak kaydedelim bakalım...

Wednesday, October 31, 2007

"Hiç ölümü düşündün mü?" dedi.

İrkildim. Bilmiyordum. Özellikle düşünmüş olmasam da elbet bir şeyler geçmişti aklımdan ölüm hakkında. Doğum nasıl hayatın bir parçasıysa ölüm de öyleydi işte. Kanıksamıştık artık her gün duyduğumuz ölüm haberlerini. Üstelik sıradan ölümler de değildi onlar. Bombalarla paramparça olan vücutlar günlük hayatın olağan bir öğesi oluvermişti. Aslına bakarsak kötü şeyleri düşünmek de istemiyordum. Değiştiremeyeceğim bir şey hakkında düşünüp çözümsüzlük içinde kaybolmak, kendimi karanlıkların içine gömmek istemiyordum.

Ertesi gün yere yığılmış bir adam gördüm yolun ortasında. Kalabalık, yardımseverlik süsü verilmiş yoğun bir merakla sarmıştı adamın etrafını. Belki de ölümün neye benzediğini görmek, başlarına geleceği bilmek için üşüşüyorlardı adamın başına.

Sonraki gün Erdal İnönü'nün ölüm haberini alınca yutkundum. Yine ölümü düşündüm. Bir anda kendimi saçma sapan bir düşüncenin içinde buluverdim: Erdal İnönü'yle doğum günlerimiz aynıydı, acaba ölüm günlerimiz de aynı olacak mıydı?

Değerli birini kaybetmenin verdiği hüzün, akşama doğru gelen bir diğer ölüm haberiyle dayanılmaz bir hale büründü. Lise arkadaşlarımdan birinin babası vefat etmiş. Haberi alınca boğazımda bir şeyler düğümlendi. Ne diyeceğimi bilemedim. Söz konusu ölüm olunca bir tek şey kalıyor geriye söylenecek: Başımız sağolsun.

"Evet, ölümü düşündüm. Hem de hiç istemesem de..."

Wednesday, October 3, 2007

Patlayan şeker!

Çocukken hafif tombiktim ben. Hergün servisten inince apartmanın karşısındaki sinekli bakkala gider abur cubur alırdım. Annem farketmesin diye asansörde hemen yer, çöpünü de asansör boşluğundan aşağı atardım. Tabi ki annemin bu durumu farketmesi uzun sürmedi. O pis bakkal için etmediği laf kalmazdı, ama yine de orası benim için apayrı bir dünyaydı. Kendi başıma gidip canımın istediğini alabildiğim tek yerdi orası. Sonra o bakkal amca öldü. Dükkan kapandı, yerine nalbur gibi bşi açıldı. Yıllar geçti ve ben büyüdükçe her tarafımızı marketler sardı. İstediğim her şeyi alabiliyordum artık, ama hiçbiri o tadı vermiyordu. Üstü bir parmak toz tutmuş rafları özlüyordum ben.. Aradan yine yıllar geçti ve marketlerde şemsiye çikolataları ve tüp çokokremleri görmeye başladım. Birkaç kere aldım, ama eski tatları yoktu. Geçen gün patlayan şekerleri rafta görünce "Tamamdır" dedim, "Aradığımı buldum!". Asansöre biner binmez paketi açtım, bir çırpıda bitirip buruşturdum. Ama artık asansör boşluğundan aşağıya atamazdım. Çünkü modernleşen hayatlarımız asansör boşluklarını kapatıyordu. Asansördeki perdenin ne kadar gereksiz olduğunu düşünürken bir şeyi farkettim. Ben aslında geçmişi değil, sadece küçük şeylerle mutlu olabilmeyi özlüyorum. Çocukluğumuzdaki gibi üzüldüğümüz şeyleri bir çırpıda unutabilmeyi istiyorum. İnsanların neden garip davrandıklarını düşünmek yerine patlayan şekerlerin nasıl patladığını düşünmek istiyorum. Ve şu an bir paket patlayan şekeri ağzıma bocalamış, düşünüyorum. Asla ama asla geçmişten ders alamıyorum..

Anneee bitti!

Thursday, September 13, 2007

İnsanlık için küçük, benim için büyük bir adım!


Bugün itibarıyla dünyayı fethetme planlarım oldukça(!?) hız kazanmış oldu. Her ne kadar maddi olarak yeterli seviyeye gelmeme oldukça uzun bir süre olsa da İspanyolca kursuna yazılarak gerekli altyapı yatırımlarına başlamış oldum. Part-time çalışma hayatına da atıldığımı düşünürsek şimdilik herşey yolunda görünüyor. Acaba 5 sene içinde yeterli birikimi sağlamış olacak mıyım? En önemlisi yola çıkabilecek bir konumum olacak mı? Şimdiden tüm bunları kestirmesi çok güç, ama en azından hayalimi gerçekleştirmek için birşeyler yaptığımı bilmek huzur verici. Kısa zamanda Latin Amerika'yı da kapsama alanıma alıp orada kuracağım ittifakla Bush'u al aşağı edeceğim. Evet duydun Sayın Bush, akıllı ol yoksa aklını alırım! Tüm kararlılığımla hedefe doğru yürüyorum, evet sıkı dur dünya ben geliyorum!

Sunday, February 18, 2007

Sponsor aranıyor!

Uzun süredir aklımda olan Likya Yolu yürüyüşü, bugün yine bir arkadaşın dürtmesiyle canlanmış durumda. Acayip gaza gelip yaz programının bir köşesine sıkıştırabilir miyim hesapları içine dalmış bulunuyorum. Aslında Göteborg işi olmazsa haziran başında havalar çok da ısınmadan 1-2 haftalık Likya Yolu yürüyüşü oldukça güzel olabilir. Ama tabi tarihlerin uyuşması sorunu var yine.. Interrailden sonra içimdeki gezgin yerinde duramaz oldu, birileri beni finanse etse de sürekli gezsem istiyorum. Gezerek para kazanacağım bir iş var mı acaba?


Bugün sabahtan akşama kadar SİG'in 95.yılını kutladık, gerçekten çok güzel hazırlanmış bir programdı. Bu sırada Barış Abi'ye de rastladım. Yaptığı yolculuktan bahsederken gözleri parıldıyordu. Sanırım ilk defa birini kıskandığımı hissettim. Böyle bir yolculuk yapmış birinin yakınlarında bulunmak bile heyecan verici. Loto, piyango falan oynamaya başlasam iyi olacak. Hani klasik bi soru vardır ya piyangodan bilmem ne kadar para çıksa ne yaparsınız? Çatır çatır gezerim kardeşim. Yok yarısını ihtiyacı olanlara veririm falan, hepsi yalan onların. Bi de 10 sene içinde kendini nerede görüyosun gibi sorular vardır. Aptal aptal cevaplar verilir yok kariyerimde şöyle yere gelmek istiyorum falan. Ben gezip görmüş olmak istiyorum, olabildiğince çok yeri..


Sanırım hayattaki ilk hedefim belli. Biraz çalışıp yeteri kadar para biriktirdikten sonra Barış Abi'ninki gibi bir gezi yapmak istiyorum. 36 günlük interrailden sonra bile hayata bakışımın değiştiğini düşünürsek, böyle bir yolculuktan sonra dünyaya bakışım kimbilir nasıl değişecek..
Not: Sponsor olmak isteyenler olursa banka hesap numaramı iletebilirim kendilerine :P

Monday, February 12, 2007

Gezgin olacam ben :)

Vee evet beklenen oldu ve yaz programıyla ilgili bomba gelişmeler netleşmeye başladı. Geçen yaz yaptığımız interrailden sonra yerinde duramayan bendeniz, sonunda bu yaz için de kendine benzer bir program oluşturdu. İskandinavya'da 10-12 günlük ScanRail yaparak başlayacak olan yolculuğum Londra'daki Jamboree'yle devam edecek. Yeri gelmişken açıklayayım: Jamboree, 4 yılda bir farklı ülkelerde yapılan uluslararası bir izci kampı. Yaklaşık 40.000 kişinin katıldığı bu kamp, aynı zamanda dünyadaki en büyük izci kampı olma özelliğini taşıyor. Bu sene dünyada izciliğin 100. yılı kutlandığı içinse bu seferki Jamboree'nin önemi çok daha fazla. Küçükken hayallerimizi süsleyen bu kampa izcilik hayatımın 11. senesinde, üyesi olduğum İEL Sakarya İzci Grubu 95, dünya izciliği 100. yılını kutlarken international staff olarak katılmak apayrı bir keyif olacak. Bu kamp bittikten sonra da 3-4 gün Londra civarında dolanmayı planlıyorum. Yaz gelsin ya süper olacak :)

Saturday, February 3, 2007

Ön eleme sonuçları!

Evet efendim, sinema sanatının duayeni bendeniz !fistanbul programını baştan sona tarayıp kendime göre 8 adet film seçmiş bulunuyorum. Fantastik, gökkuşağı ve gece yarısı kuşağı ilgi alanım dışında olduğundan bu bölümlerden hiçbir film şahsıma münhasır listeme girmeyi başaramadı. Kısa filmler konusuna gelirsek "Film dediğin uzun metrajlı olur" mantığıyla hepsini safdışı etmiş oldum :) Bu yüzden blog'u okuyan entel arkadaşlardan özür diliyor, kendimden utanıyorum :P Neyse gelelim seçtiğim filmlere:

1-) Cité Soleil’in Hayaletleri / Ghosts Of Cité Soleil
2-) Tepetaklak Nelson / Half Nelson
3-) Gündüz Gece Gündüz Gece / Day Night Day Night
4-) Sonrası: Bir Sokak Sanatı Rehberi / Next: A Primer On Urban Painting
5-) Çocuklar / Children / Börn
6-) Zen ve Sıfır / Zen and Zero
7-) Tutkal / Glue
8-) Başkalarının Hayatı / Das Leben De Anderen / Lives Of Others

Not: Yukarıdaki filmler gelişigüzel sıralanmış olup hiçbir kayırma durumu sözkonusu değildir. Lakin 8. sıradaki film mutlaka izlenesidir. Bunu da belirtmeden geçemeyeceğim :)

Peki bundan sonra ne olacak?

Ne olacağı ortada: Öncelikle başka yollarla(!?) izlenemeyecek filmler belirlenecek ve bu filmler için ders programıma uygun olacak ve birbiriyle çakışmayacak şekilde seanslar belirlenecek. Daha sonraki aşamada gideceğim film ve saatleri arkadaşlara duyurulacak ve gelen yanıtlara göre bilet sayıları belirlenecek. Son aşamada ise %50 indirimli olarak biletler alınacak. Nasıl olacak bu indirim işi derseniz, Yapı Kredi University Telecard sahiplerine -eğer hala geçen senelerdeki gibiyse indirimsiz tutarı 100YTL'ye kadar olan- biletlerde %50 indirim yapılmakta.

!f istanbul başlıyor..

"!f istanbul" bağımsız filmler festivali bu yıl 6. yılını kutluyormuş. Daha ilk senesinde bizlere yönetmeni Darren Aronofsky'nin de katılımıyla "Requiem For A Dream (Bir Rüya İçin Ağıt)" filmini izleme fırsatı sunan festivalden bu yılki beklentim bizleri yönetmenin 2006 yapımı filmi "The Fountain" ile buluşturmasıydı. Ne yazık ki bu film festival programında yer almıyor. Keşke Darren Aronofsky'nin bu yeni filmini yine "!f istanbul" çatısı altında izleyebilseydik. Ben yine önden 2. sırada boynum tutula tutula izlemeye razıydım bu adamın filmini. Filmin müziklerini yönetmenin ilk filminden beri olduğu gibi yine Clint Mansell yapmış. Zaten yanlış bilmiyorsam yakın arkadaş olan bu ikilinin başarı grafiği de başyapıtları sayılabilecek "Requiem For A Dream"den itibaren tavan yapmış durumda. Bakalım bu yılki festival keşiflerimiz neler olacak diyerek konuyu tekrar festivale bağlamak istiyorum. Henüz tüm filmlerin açıklamalarını okumadım. Filmlerle ilgili araştırmalarımı tamamladıktan sonra ilgimi çekenler hakkında belki bir iki satır bir şeyler yazarım bloguma :) Ama yazmaya da bilirim tabi, sonra bilet kalmıyor :P

Friday, February 2, 2007

Görgü kılavuzu var mı?

İyi ki Cindy Crawford Makina'ya falan çıkmıyor. Yoksa Hakkı Devrim'i çığrından çıkarıp onun gibi bir beyefendinin bile ağzını bozacaklar. Görgü kılavuzunun Amerika'da olmadığını biliyorduk da bu kadarı da pes doğrusu. Nasıl bir insan canlı yayında külodunu çıkarıp da sunucuya atar? Canlı yayında bir şov programı neticede, striptiz şovu falan da değil ki bu.. Demek ki biz Asena olayını biraz fazla abartmışız, onun külodu ortalıkta uçuşmuyordu en azından :P Bir yandan da Hakkı Devrim, Okan Bayülgen, Asena ve Cindy Crawford Makina'da bir araya gelseler neler olur diye düşünmeden edemiyorum. Havada uçuşan külotlar, sunucuya yavşayan şımarık kız çocuğu rolündekiler, anayasa gibi fırlatılan görgü kılavuzları.. Ratingler tavan yapar heralde, bu konsepti hemen uygulamak lazım, buradan yetkililere seslenmek istiyorum: isterük! Hatta bizim onlardan neyimiz eksik, onlarda külotlar havada uçuşuyorsa bizde de hem külot hem de sütyenler hava da uçuşsun! O yüzden bu kadroya Seray Sever'i de eklememiz lazım. "Ne lan bu?" diyerek bitirmek istiyorum blog adresime atıfta bulunarak :)

Şerif Isı :)

Bu kadar sabırlı olabilir miydim acaba? Belki de kamera şakası falan yapmışlardır adama :) Gerçek olamayacak kadar güzel bir şey ya bu.. Tekrar tekrar izleyip gülüyorum.

Thursday, February 1, 2007

otomasyona kafam girsin..

asırlardır çağdaş üniversitemin modern kayıt sistemi.. şu okula girdiğimden beri bi sorunsuz kayıt yapamadım. sorun bende mi sistemde mi bilmiyorum. ama benim gibi yüzlerce kişi olduğuna göre sorun sistemde olmalı. pek muhterem otomasyoncu abi ve ablalarımızın yeni olayı da maddi hata sonucu yanlışlıkla kontenjan açmak. maddi hata nedir sormayın, ben de bilmiyorum zaten. efendim 800küsür kişi bu ne olduğu belirsiz maddi hata nedeniyle mağdur oldu. şöyle ki kontenjan olduğunu gören istediği dersi almak için elindekini bıraktı veee.. evet tahmin edin ne oldu. sistem bundan birkaç saat sonra herkesi aldığı dersten attı, hiçbir haber vermeden. sonra ne mi oldu? bundan erken haberi olanlar bıraktıkları dersi alabildilerse geri aldılar. geriye kalanlar mı dediniz? açıkta kaldılar. çünkü onların bıraktığı dersi de bu arada başkaları almıştı.. trajikomik bi durum. neyse ki ben bıraktığım dersi geri alabildim, ama hala sinirim tepemde. kendi hatalarını başkalarına ödettiriyorlar, üstelik bir özür bile dilemeden.. sise kafam girsin diyorum. işte bu da utanmadan yayınladıkları mağdurların listesi: http://www.sis.itu.edu.tr/sistem/maddi_hata.html